Çekip vurmuştu. Göğsünden ince bir kan sızıyordu. Kırmızı ince bir iplik gibiydi. Sanki işaret parmağının etrafına dolayıp hızla çekse kopacakmış gibi hissediyordu. Bakarken aklına kanın aslında yeşil olduğu geldi. Yıllar önce bir yerlerde okumuştu; kan aslında yeşildi, açığa çıkıp oksijenle temas edince kırmızıya dönüşüyordu.
22 Eylül 2010
Yeniden Beraberiz
Çekip vurmuştu. Göğsünden ince bir kan sızıyordu. Kırmızı ince bir iplik gibiydi. Sanki işaret parmağının etrafına dolayıp hızla çekse kopacakmış gibi hissediyordu. Bakarken aklına kanın aslında yeşil olduğu geldi. Yıllar önce bir yerlerde okumuştu; kan aslında yeşildi, açığa çıkıp oksijenle temas edince kırmızıya dönüşüyordu.
11 Eylül 2010
Bize HAYIR Demeyi Öğretmediler
10 Temmuz 2010
Manzaranın Köşesindeki Çöp Kutusu

Doğum günüydü...
31 Mayıs 2010
Haaaaaaaaaaaaaa
26 Nisan 2010
Öbürü Ölüyor...

Kuş boku dedi.
07 Nisan 2010
Çay, Simit, Vapur

21 Mart 2010
Çiçek Açtırmadan Meyve Verdiren Çabuk Çürütür
- Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber...yok tellal değildi o sanırım. Neydi yahu? Amaaaaan be! Bir masal anlatmayı bile beceremiyorum. Hatta masala giriş yapamıyorum. Hadi abla’cım uyu sen ha, ben masal falan anlatamam sana şimdi. N’olur uyu hadi.
- Ama uyuyamam ki ben öyle Mine Abla.
- Bak ama annenler 10’dan önce uyusun dedi. Hadi beni utandırma. Kırk yılda bir çocuk emanet ettiler. Onu bile yapamıyor olurum.
- Ama babam bana her gece...
- Nasıl yani her gece masalla mı uyuyorsun.
Küçük kız evet dercesine başını salladı. Yüzündeki ifadeyse neredeyse üzgünüm der gibiydi. Üzgünüm ama öyle. Üzgünüm ama sen beceriksiz bir ablasın. Masal bile anlatmayı beceremeyen beceriksiz bir abla. Üzgünüm ama işten atılacak kadar da şamar oğlanısın. Üzgünüm ama doğru dürüst bir adam bulamayacak kadar da korkaksın. Üzgünüm ama doğru arkadaşlar seçemeyip sırtından vurulacak kadar da aptalsın. Üzgünüm ama...
- Mine Ablaaa, Mine Ab-la! Mine Ablaaaa. Heeey!! Hu huuu. Kimse yok mu?
- Ha? Efendim? Ne dedin?
- Mine Abla, daldın da.
- Ebru’cum sen koca kız oldun artık, masallarla uyumayacak kadar büyüdün, tam 5 yaşındasın, genç kız oldun neredeyse. Boşver masalı falan.
Küçük kızın kaşları yukarıda, gözleri kocaman açılmış onu dinleyen ifadesini görmezden gelerek:
- Hadi gel. Madem masalsız uyuyamıyorsun, benimle televizyon seyret o halde.
- Ama annemler ne der? Duyarlarsa çok kızarlar. Hem de ikimize de.
- O zaman bu bizim minik sırrımız olsun ha?
Küçük kız aynı surat ifadesiyle ‘ne bileyim’ dercesine omuzlarını kaldırıp indirdi.
- Hadi, hadi bakma ama suratıma öyle. Ben içeri gidiyorum. Geliyor musun, gelmiyor musun?
Kız doğrulduğunda ayakları yere ulaşmayan yataktan kendini ileri itip hoplayarak aşağı indi. Bir elinde yumuşak bir oyuncak, diğerinde battaniyesi, ardından sürükleyerek salona geldi.
Mine kendine sütlü bir Nescafé hazırlamıştı. İçeride geçen zamanda soğuduğu için mutfağa gidip bardağı mikrodalgaya koydu, makineyi 2 dakikaya ayarladı. Mikrodalganın tepsisi etrafında dönerken gözü camdan dışarı kaydı. Karşıdaki apartmanın tam hizalarındaki katında bir adam, bir kadını öpüyordu. Sadece öpmekle kalsa iyi diye düşündü. Tam olarak ne yaptıklarını anlayabilmek için başını biraz sağa eğdi. O da işe yaramadı. Biraz daha, belini bükerek sağa doğru iyice eğildi. Adam o sırada kadını cama dayadı ve boynunu öpmeye başladı. Mine gördüklerine öylesine dalmıştı ki, kadının cama dayanmasıyla anlamsız bir şekilde kendisi de geriye doğru attı kendini. Belki telepati, belki gecenin o karanlığında aydınlık bir mutfak ışığının altında ani bir hareket yaptığı için adamın dikkatini çekti. Yüzü cama dönük olan adam bir anda kafasını kaldırıp Mine’ye baktı...
DİNG!
Mine’nin faltaşı gibi açılan gözleri, mikrodalganın sesiyle aniden kırpıştı ve kendine geldi. Hemen camın perdesini indirdi. Aklından bin tane senaryo geçiyordu. “Gördü, yok görmedi. Görse ne olur ki? Görmedi zaten. Yani... Göremez. Acaba Murat’la Sena’yı tanıyor mudur? Yarın gelip soracak kesin! Ya beni Sena sandıysa! Aman Allah’ım Murat’la Sena’nın arasını açacak bir şey yaptım ben. N’apacağım şimdi? Hemen gidip konuşsam mı? Sena olmadığımı anlasın. Ayyyy, Allah korusun, ya beni Sena sandıysa! Gideyim tabii, hemen gidip hem özür dileyeyim, hem Sena değilim diyeyim. Ya, saçmalama Mine, küçücük kızı yalnız mı bırakıp gideceksin? Onu da götür. Yok artık! Çüş! Off, zaten nereye kızım ya, adam sevişiyor, kapıya mı bakacak? Baksa ne halde olacak? Beline havlu mu...”
- Mine Abla nerde kaldın?
- Ayyy! Aman be Ebru’cum korkuttun beni. Böyle arkamdan...yani
- Mine Abla, benim çok uykum geldi. Bana masal anlatır mısın?
- Aaa, Ebru’cum ne demiştik ama? Gel ben sana güzel bir şeyler açayım, onu seyrederken uyursun zaten.
Bunları söylerken mikrodalgayı açıp bardağı almış, salonun yolunu tutmuştu bile ve çoktan adamı unutmuştu.
***
- Kızım kalk. Mine! Şşşt!
- Hııı, ne var? Hııı...
- Kızım kalk, geldik biz.
- Ha, hı? Geldiniz mi? Ha, tamam. Kalktım.
- Kızım Ebru’nun hali ne? Koltukta uyuyakalmış çocuk?
- Ya, abla ya uyumadı, masal diye tutturdu. Ben masal mı biliyorum ya? Deve tellal mıydı, tellak mıydı, neydi onu bile hatırlamıyorum.
- Alemsin ha. Tamam tamam. Hadi kalk da içerde uyu. Ekstra pijaman komodinde, diş fırçan da banyoda.
***
- Mine! Mine diyorum! Kalk hemen!
- Ne var yaa. Bırak uyuyacağım. Bırak yaaaa.
- Mine diyorum, kalk! Kalk, rezil ettin beni elaleme! Hala açmıyor gözünü ya, delireceğim! Kızım sabah bakkala gittim ekmek almaya, adamın teki göz kırptı, yanıma gelip “yanlışlıkla” dokunmalar falan.
Mine, ablasının dediklerini duyar duymaz çakı gibi aniden doğruldu.
- Açıklayabilirim.
- Neyi açıklayacaksın? Git adama açıkla ve ne halt yediysen onun ben olmadığımı söyle! Gelmiş bana röntgencilik keyiflidir ama bir gün sen de tadına bak falan gibi saçma sapan şeyler söyledi. Kızım bu adam çok çapkındır bak. Her gün başka kadınla geliyor zaten. Zamparanın teki. Yuvamı mı yıkacaksın sen ya?
-
- Ya ne anlatacaksın ya? Gidiyorsun, hemen şimdi, anlat...
- Ama...
- Aması maması yok valla köpeklere mama yaparım seni! Açıklaması neyse artık ona anlatacaksın, çözeceksin bu işi. Ay bir röntgenci olmadığım kalmıştı zaten! Git hemen. Halletmeden de kahvaltıya gelme. Murat da kesinlikle duymasın bunu, taşınır adam valla buradan.
- İyi be, gidiyorum tamam. Off.
***
“Şu halime bak” diye düşündü. Altımda eşofmandan bozma pijama, üstümde kaban, altımda pofidik terlikler...ya inanamıyorum. Giyinmeme bile zaman tanımadı. Bu adam tam olarak kaçıncı katta oturuyor acaba? Bizimkiler sekizse, o da 7-8 falan. İnşallah zilde isim yazıyordur. Oh, yazıyor. Yok yedinci kat değil belli, hem Zehra-Mahmut Kuleli yazıp hem zampara birinin evi olamaz herhalde. Bu üstündeki Metin heralde.”
Zile basması gerekmediği için sevinerek açık apartman kapısından içeri girdi. Asansörü beklerken tuvaletini de yapmadan evden çıktığını farketti. Sabah tuvaletini yapmamıştı. Şu işi altıma yapmadan bitirirsem şanslıyım diye düşündü. Asansör durdu. Üstünde 24 yazan zile bastı. Artık üstünde dün geceki panik yoktu. Öncelikle dert etmesi gereken bir pijaması ve terlikleri vardı. Saçı başı dağınıktı. Neyse ki çapaklarını asansör aynasında farkedip silmişti. Yüzünden uyku akıyordu ve neredeyse başka yerinden de başka bir likit akmak üzereydi. Dün akşamki halinden çok daha fazla takacak şey vardı aklında.
“Bitse de gitsem, çişimi yapsam” diye düşünürken kapı açıldı. Karşısında tombul bir amca, yanında o minik uyuz köpeklerden...
- Buyur kızım.
- Eeee amcacım ben yanlış zil çaldım galiba. Başka birini arıyorum. Burada yalnız yaşayan...
- Kızım utanmana gerek yok. Bu adam hep aynı şeyi yapıyor. Seni de mi işi bitince kapı dışarı attı? Gel, gel, bir yüzünü yıka, çay iç, sakinleş. Birazdan birlikte gideriz, bana mutlaka açar kapıyı. Sen de eşyalarını alır çıkarsın. Ama bir dahaki sefere de daha akıllı davran e mi?
- Yok, ne, anlamadım? Ne diyorsun amcacım? Haaaa. Yok yok yok. Ben, yani öyle değil. Başka bir şey için...
- Tamam evladım anlıyorum.
- Yok amca...
- Utanma.
Bundan kurtuluş yoktu. O halde...
- Evet amcacım. Haklısın. Saklayamayacağım. O alt kattaki peze...
- Ne alt katı kızım? Girdiğin katı da hatırlamıyorsun. Mert bir üst katta oturuyor.
- Dokuz tabii. Niye 7 ve 8’e şartlanmışım ki ben? Sabah salaklığı tabii.
- Efendim kızım?
- Yok bir şey amca. Sana hayırlı günler. Teşekkür ederim.
“Bu adam daha kılını kıpırdatmadan 2 kez rezil etti ya beni, helal olsun. Ama yok sen istedin kızım Mine. Kendi salaklığın.”
Tek kat için asansöre binmedi, merdivenleri çıktı. Zaten asansör aşağıdan çağrılmış, gitmişti bile. Kapının önüne geldiğinde zile basmadan önce “ben ne yapıyorum?” ifadesiyle başını salladı, üstüne başına, pofidik terliklerine tekrar baktı. En azından dün geceki kadının gitmiş olmasını diledi. Asansörün tekrar yukarı katlara geliş sesini duyunca dokuzuncu katta durabileceği endişesine kapıldı. Asansörün hangi katta duracağını beklemeye karar vererek kapıyı çalmadı. Neyse ki asansör çok daha alt katlarda bir yerde durdu. Artık kapıyı çalabilirim diye düşünürken...
...kapı açıldı.
- Daha ne kadar orada durmayı planlıyorsun?
Şaşkınlıktan gözleri açıldı, tek kaşı yukarı kalktı ve ağzı açık kaldı. Kapıyı çalmak üzere olan eli de hala havadaydı.
Kapıyı açan adam kapıyı açık bırakıp içeri yönelmişti bile.
- Daha ne kadar orada duracaksın dedim. Ev soğuyor. Hadi gir. Çay mı kahve mi?
Mert üstünde sadece bir şort, muazzam sırtı ve bacaklarıyla mutfağa doğru yürüyordu. O an Mine’nin aklından geçen düşüncelere yetişmeye imkan yoktu. Tanımadığı bu adamın evine girmeli miydi? Biriyle sevişmeyeli ne çok olmuştu. Acaba kadın hala burada mıydı? En son ne zaman bu kadar yakışıklı bir adam görmüştü? En son ne zaman ya da hiç bu kadar yakışıklı bir sırtla sevişmiş miydi? Eve girmeli miydi? Tekrar harekete geçen asansör bu kata mı geliyordu? Eve girerse kahvaltıyla kalacak mıydı?
Üstünde bir sabahlık ve pofidik terlikler olduğunu hatırladı, eve girerse kahvaltıyla sınırlı kalacaklarının garanti olduğunu anladı ve içeri doğru adımını attı. Asansör dokuzuncu katta durdu. Mine eve dalıp arkasından kapıyı hızla kapattı.
***
Camın tam önünde duran bir mutfak masasında 2 tabak, 2 çatal bıçak takımı, 2 çay bardağı duruyordu. Birinin daha geleceğini bilir gibi. Kapıdan mutfağa gelene kadar eklemiş olamazdı bu kadar şeyi. Kesin önceden kurulmuştu bu sofra.
- O kadar şaşıracak ne var? Ablanın bakkaldaki konuşmadan sonra seni zaman kaybetmeden buraya yollayacağını adım gibi biliyordum. Hali gerçekten komikti. Numaramı yutacağından emin değildim ama yuttu.
- Ne demek bu şimdi? Camdakinin ablam olmadığını biliyor muydun yani?
- Elbette biliyordum. Bu kadar zaman kadın bir kez dönüp bakmamış, şöyle yan gözle bir şeyler görse çocuğu da görür falan diye hemen perdeleri örten bir tip. Başkası olduğunu hemen anladım ama kim olduğunu değil.
- ...
- Bu konu yetmedi mi? Biraz daha gerekli şeylerden bahsetsek. Mesela birbirimizi tanısak. Neden beni seyrettiğinle başlayabiliriz mesela.
***
Onu neden seyrettiğine dair utanarak cevap vermeye çalıştığı andan sonra saatler geçmişti. Zamanın ne kadar hızlı aktığını anlamamıştı bile. Önyargılarıyla girdiği bu kapıdan bir adam kazanarak çıkacağını hissediyordu. Birbirlerini yıllardır tanırcasına sohbete dalmışlardı ve bitmek bilmiyordu.
Düşünceler kafasından hızla akarken belki de hiç söylemeyeceği bir şey kaçırdı ağzından:
- Bu ne demek şimdi?
- Ben artık konuşmak istemiyorum.
- Gidecek misin yani?
- Hayır. Onu demedim.
- Ne demek istedin?
- Konuşmak istemediğimi söyledim.
- Ne istiyorsun?
- ...
***
Sonraki 2 saat de koyu sohbetleri kadar koyu geçmişti. Sanki bu bedeni de yıllardır tanıyordu ama nefesi yeniydi. Doğru yerlere dokunuyordu ama teni yeniydi. Fısıldadıkları tanıdıktı ama sesi yeniydi.
- Artık gitmeliyim.
- Ablanın bu saate kadar aramamış olması mucizedir herhalde.
- Aradı. Sessize almıştım.
- İyi düşünmüşsün.
- Esas buraya gelmemiş olması mucize. Gidince alır ifademi.
- Bir daha ne zaman görürüm seni?
- İstediğin zaman.
- Şimdi.
- İşte bu güzeldi. Şimdi gerçekten gitmeliyim.
Kapıda birbirlerinden kopamamışlardı. Öpüşmeleri asansörün sesiyle kesildi. Asansör katları inerken “dur”a basıp yukarı çıkmamak için kendini zor tutuyordu. Apartmandan dışarı adım attığında havanın karardığını farketti. Koşar adım eve çıktı. Kata vardığında ablasının hüzünle karışık öfkeli yüzü onu kapıda hazır bekliyordu.
- Ne oldu? Kızıp kızmamaya mı karar veremedin?
Ablasından ses çıkmadı. Sadece başıyla “beni takip et” gibilerinden bir işaret verdi ve arkasını döndü. Mine onu mutfağa takip etti.
- Ne o, kahve eşliğinde geleneksel vaazlarından birini mi yapacağız?
Ablası cama yürüdü, mutfak kapısında kimse olup olmadığını kontrol ettikten sonra Mine eve dönmeden önce indirdiği jaluziyi hızla yukarı çekti.
- Doğru ya, bu defa da bizi görmemek için indirmek zorunda kaldın. Abla şu anda hangi adamla yuvarlanıp yuvarlanamayacağıma dair senden nasihat dinleyemeyeceğim. Hem bildiğin gibi değil. Hem de hiç değil. Saatlerce konuştuk, onu yıllardır tanıyor gibiyim...buna bedeni dahil. Biliyorum bir önyargı var kafanda, benim de vardı ama bir tanısa.......n.
Gözlerine inanamıyordu. Ablasının kaldırdığı jaluzinin ardından görünen tam karşıdaki pencerede bir adam bir kadını cama dayamış boynunu öpüyordu. Cama yaklaştı. Neredeyse burnu değecek kadar yaklaştı. Sanki tam karşısındaymış gibi bağırarak camı yumrukluyordu...göğsünü yumruklarcasına.
- Nasıl olur? Biz kapıdayken asansör sesi duymuştum ama alt katta durdu... Aman Tanrım, ben bir aptalım.
Kadının cama sırtı dönük vücudunu öpen adam kafasını kaldırdı, gözgöze geldiler. Adam suratında yamuk bir gülümsemeyle camdaki jaluziyi indirdi.
Bu hikaye Öykü Atölyesi'nce belirlenen "Karşılıksız sevdalar erken gelen baharlar gibidir, çiçek açtırmadan meyve verdirir" kelimelerinin beynimden kovaladıklarıyla yazılmıştır.
04 Ocak 2010
Komodinde Paralar

Komodinin üstündeki para yığınına baktı. İlk defa kendisinden memnun olmayan bir ifadeyle yüzünü tavana çevirdi ve derin bir nefes verdi. Sonra bir kez daha derin bir nefes alıp verdi. Nefesi verirken neredeyse burnundan ofladı. Banyodan duşun sesi geliyordu. Bu odaya getirdiği ve o banyoda duş alan yüzlerce insanı düşündü. Onlar duş alırken üstünü temizlerdi, her zaman komidin çekmecesinde bulundurduğu havluyla terini siler, hemen giyinmeye başlardı. Ama bu defa yattığı yerde duruyordu. Duşta akan suyu dinliyordu. Ses arada sekteye uğruyordu, o zaman duşun altına girdiğini anlıyordu. O sırada su omuzlarına, saçlarına değiyor ve bu da yere düşen suyun miktarını azaltıyor olmalıydı.
Aslında o da sadece onlardan biriydi. Bunu kafasında defalarca tekrar edip inanmaya çalıştı. Hem bir hemcinsiyle ilk defa da buluşmamıştı. Defalarca bu tarz işler almıştı. Arayıp istedikleri tipi anlatırlardı, istedikleri günü, saati söylerlerdi ama yeri belirleyemezlerdi. O da eğer seçildiyse her zaman bu otel odasını kullanırdı. Yapılan icraata göre belirlerdi ücreti. Sabit bir ücreti yoktu. Şimdi komidinin üstünde, telefonun hemen önünde duran paralara bakıyordu. Yaşadıklarına kıyasla çok fazla istediğini hissetti. Yaptıklarını düşününce bu para destesi normaldi ama o tek kuruş bile almaması gerekiyor gibi hissediyordu.
Bunları düşünürken o da duştan çıkmıştı. Beline sardığı havlu düştü düşecek gibi duruyordu. Bu odaya ilk girdiklerinde hiç çekici gelmeyen bu insan sanki başka birine, dünyanın en çekici insanına dönüşmüştü. Şimdi hepsi baştan başlasın istiyordu. O zaman yapmak istemediklerini şimdi istiyordu ama artık bitmiş, gitmişti. Onlar bir çift değildi ki, tekrar istesin. Bu bir işti. İşini yapmış, parasını almıştı. Para almadan yapacağını söylese olur muydu?
- Tekrar yapalım.
Düşündüğünü farkında olmadan seslendirince odada zaman durdu sanki. O yatakta beline düşmüş yorganın altında yatarken, o da başını öne indirmiş saçlarını kuruluyordu. Başını arkaya atarak, havluyu yüzünden çekip ona baktı. Yüzünde değil ama gözlerinde alaycı bir ifade vardı.
- Bu sefer de ben ödeme isterim ama.
Ciddi mi diye bir süre gözlerine baktı. Sonra birbirlerine gülümsediler, gülümsemeler kahkahalara dönüştü. Sonra hemen yine sustular. Islak saçlarıyla ona bakarken ağzından dökülen kelimelerle soğuk bir duş aldı.
-İstemiyorum. Ne sandın? Böyle bir deneyimin ardından aşık olduğumuzu falan mı? Buraya nasıl ve neden geldiğimizi hatırlamıyor musun? Uzun boylu, sarışın ama koyu renkli gözleri olan, kültürlü ve eğitimli birinin bu akşam bana eşlik etmesini istedim o kadar. Sen çıktın ki buna müteşekkirim ama bunu hayatımın aşkını aradığım için yapmadım. Benim için hiç bir şey ifade etmiyor. Ama sen daha önce bir hemcinsinle bunu yapmadın herhalde. Bunu benden istediğin için seni kovdurabilirim bile.
Ne diyeceğini şaşırmıştı. Öyle bakakalmıştı. Komidinin üstündeki paralara tekrar baktı. Artık parayı alması gerektiğini düşünüyordu ama bu sefer de gururu müsade etmiyordu. Tam bir kısır döngü. Almamayı düşündüğü parayı şimdi hakettiğine inanıyordu ama eli gitmiyordu. Paraları olduğu gibi alıp ona fırlatmak istiyordu. Ama bu çok dramatik olurdu. Paraları alıp tavana fırlatsam, odaya saçsam diye düşündü. Yapamadı.
-Korkma seni şikayet etmeyeceğim. Ruh görmüşe döndün birden. Lafın gelişi söyledim onu. Yani ona uygun bir durum demek adına. Neyse ben giyinip çıkacağım. Sakın bunu takıntıya dönüştürüp de beni takip etmeye falan çalışma.
Ne demeye çalışıyor, kendini ne sanıyor, ne saçmalıyor diye düşündü. Ona bağırmak, avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Kovulmayı kulakları duymamıştı bile. Onun kendini beğenmişliği karşısında şok olmuş, tepkisiz kalmışken bunları duyduğuna inanamıyordu. Gerçekten kendini dünyanın merkezine koymuş bu insanın odadan bir an önce defolup gitmesini istiyordu.
Pahalı, parlak yün kumaştan takımını giyerken onu seyretti. Ayakkabıları da parlak İtalyan derisinden pahalı bir çiftti ve kesinlikle özel yapım olduğu belliydi. Kendi parfümünün yanında olmadığını söyleyip onunkini kullanmak istediğinde “sen de kalsın” demek istedi ama sonra o gidene kadar tek laf etmek istemediğini düşündü. Aynı cinsten olmanın avantajlarından biri olmalıydı aynı parfümü kullanabilmek. Aynı gardrop, aynı fırça, aynı çanta, aynı kemer, her şey her şey ortak olabilirdi. Onunla ortak eşyalar kullandığını düşünemiyordu. Az önce arzuladığı, az önce bedava arzuladığı insandan şu anda tiksiniyordu. Birini bedava arzulamak sık karşılaştığı bir his değildi ama tiksinmek her günün bir parçasıydı adeta.
Artık tamamen giyinmişti, kapının önünde saatini ve yüzüğünü takıyordu. Paravan bir evliliği olduğunu düşündüğü anda onu yine şaşırtmayı başardı.
-Yüzüğümü takarken nasıl baktığını gördüm. Nasıl oluyor da hemcinsini tercih eden bir insan karşı cinsle evli olabiliyor diye düşünüyorsun. Muhtemelen ne kadar aşağılık, iki yüzlü, riyakar ve rezil bir insanım değil mi? İtiraf et böyle düşünüyorsun. Şu haline bak. Önyargılı olabilecek bir durumun var mı senin? İnsanların en önyargıyla yaklaştıkları mesleği yapıyorsun ve bana önyargıyla yaklaşabiliyorsun. Böyle bir lüksün hatta hakkın varmış gibi!
Kaşlarını kaldırarak “Neden olmasın ki? Haklı değil miyim?” gibilerinden bir bakış attı. Hala bir şey söylememekte kararlıydı.
-Demek öyle. Bak canım, beni yargılayacaksan eşime otel köşelerinde saygısızlık yaptığım için yargıla ama asla iki yüzlü olduğum için değil. Sandığının aksine karşı cinsten biriyle evli değilim çünkü. Yurtdışında, bunun yasal olduğu bir ülkede evlendik biz. Yani evet bir alçaklık var ama senin küçük aklının hesaplayabildiği gibi değil.
Sessizlik.
Utanç.
-Ne oldu küçük dilini mi yuttun?
Sessizlik.
Utanç.
Kapı çarpmasının odanın dört duvarı arasında bir kaç kez çınlaması.
Sessizlik.
Öyle bir sessizlik ki havaya savrulan paraların yatağa, halıya, komidine, komidinin üstündeki telefona düşerken çıkardığı sesin bile duyulması.
Bu kısa hikaye Öykü Atölyesi tarafından belirlenen fotoğrafın beynimden kovaladıklarıyla yazılmıştır.