07 Nisan 2010

Çay, Simit, Vapur




Bu sabah hava güzel, güvertede üşümem. Hah, iyi şurası boş.

- Pardon oturabilir miyim? Teşekkürler.

Biraz boğaz havası alayım, vakti geldi. Martılara bak, pis hırsızlar, ayrılmıyor dibimizden. O ise ne kadar farklı benden. Artan simitini hep martılara atıyor.

Ah, geldi işte! Dün nerelerdeydi acaba? Biraz solgun mu görünüyor? Hasta mıydı yoksa? Neyse bugün burda ya, boşver. Yine çay ve simit almış. Çay, simit, çay, simit, çay, simit...bıkmaz mı insan kardeşim! Bırak şimdi çayı, simiti. Bugün tanışmalıyım artık. Neden bir türlü doğru anı kollayamıyorum, doğru cümleyi kuramıyorum? Kaç ay oldu kurup duruyorum kafamda.

Bir dakika, o da kim yine? İş arkadaşı mı? Öyle duruyor. Öyle olmalı. Bugün de yatar. Bu gidişle hiç yalnız yakalayamayacağım.

***
Bu İstanbul'un havası da saçmaladı artık. Sanırsın dün gelmedi bahar. Bugün ne hava bu böyle? Yağmur yağdığına inanamıyorum. Ayakkabılar da yeni. Neyse nerde kaldı bu? Bugün de gelmezse, yine yarına kalacak tanışmak.

- Bir çay alabilir miyim? İçimiz ısınsın biraz. Teşekkürler.

Geldi! Geldi, geldi, geldi. Ne çok ıslanmış. N'olur yine hasta olmasın. Bu tarafa geliyor. Neden geliyor? Bana doğru geliyor. Yanılmıyorum. Resmen buraya geliyor. Tanrım! Belki de o benimle tanışır.

- Merhaba, bir çay alabilir miyim lütfen?

Tabii ya. Ne için gelecekti başka? Hah, simit de çıktı çantadan. Yahu ne aptalım. Neyse bir otursun da öyle gidip tanışayım. Gerçi güvertede olmayınca daha zor olacak herkesin içinde. Nasıl yapsam?

- Deniz! Deniiiiiz!

Bu kim lan? Offf, ne alaka bu şimdi ya.

- Deniz n'aber ya? Kaç yıl oldu? Nasılsın? Hiç değişmemişsin.
- Ya, evet. Senden n'aber? En az 5 yıl olmuştur.

Bi' git ya. Off gitti bugün de.

***
Aaaaaah, bu vapuru kaçıramam. Koş, koş, koş. O kadar sporu boşuna yapıyorum lan demek. Nefes nefese kaldım valla öleceğim. Atla, atla, atla, korkma lan atlaaaaa. Valla, kaçıracağım sandım. Ben geciktiğime göre o kesin buradadır. Nerede oturuyor acaba? Hava güzel ama güvertede yok. Belki o da geç geldi yer kalmadı. İçeri bakayım. Şu masadaki o mu? Evet, evet, evet o! Güzel tamam. İstenmeyen iş arkadaşları, beklenmedik eskiler yok. Çay, simit, çay, simit, düşün düşün düşün. Ne yapsam? Önce gidip bir çay alayım.

- Merhaba, oturabilir miyim? Başka masada yer kalmamış, masa olmayınca çay içmek zor oluyor.
- Tabii buyrun lütfen.
- Teşekkürler. Çok şey istiyorum ama bugün vapura geciktim simit alacak vaktim olmadı. Sizinkinden biraz alabilir miyim? Aç karnına içemiyorum şu çayı.

Aman tanışmak için ne kadar şahane bir cümle. Bu mudur yani? En iyi bunu mu buldum? Aferin bana. Çay narin bedenime dokunuyor. Yok artık!

- Ben de içemem. Böyle bir içimi burkuyor sanki.
- Ya di mi?

Tamam lan kes bu muhabbeti. Normal insan evladı ol. Bilgi al, bilgi al...

- Ben Deniz bu arada.
- Ben de Özgür. Memnun oldum. Hep görüyorum sizi burada.

Buyur burdan yak. O kadar çekin, tanışama, yanaşama ama o şak diye söylesin çekinmeden. Özgüven bu kardeşim.

- Ben de sizi görüyorum evet. Farketmemiştim diyemem.
- Ama ben sizi hep çay içerken görüyorum. Hiç simitle görmemiştim.

Neden muzip muzip gülümsüyor bu şimdi? Off yakalanmışız haberimiz yok. Nasıl kıvıracağım?

- Kahvaltı edip geliyorsunuz heralde değil mi? Yoksa çay dokunuyor ya.
- Batırırım ama çıkarırım da diyorsunuz. Güzel. Ama hakettim ben de. Daha üsturuplu tanışmalıydım. Üstelik ne zamandır da istiyordum. Daha iyisini düşünmeye kalksam bir kaç ay daha tanışamayacaktık.
- Tanışmasaydık. Ne olacaktı ki? Tanışınca ne olacak desem daha doğru aslında. Onun cevabı önemli.
- Bekleyip görebiliriz ya da beklemeden hemen bu akşam yemekte öğrenebiliriz.
- Bir randevu yani.
- Evet.
- 2 dakika önce tanıştık.
- Ne farkeder? Aslında tanışıyormuşuz da konuşmuyormuşuz zaten.
- Belki ben sıkıcı biriyim ya da psikopatım ya da eşcinselim nerden biliyorsun? Belki sizinle görüşmek benim için geleceği olan bir şey değil.
- Geleceği isteyen kim? Sadece bir akşam yemeyi istiyorum.
- Daha yeni tanıştık ama hep istiyorsunuz. Masama oturmak istiyorsunuz, simit istiyorsunuz, yemeğe çıkmak istiyorsunuz. İştah kabarık ama başkaları da aç mı merak etmiyorsunuz. Tipim olduğunuza emin değilim.
- Siz de başından beri lafınızı esirgemiyorsunuz, zekisiniz, esprilisiniz ama mesafelisiniz. Ben tipim olduğunuza eminim. Şimdi ne yapacağız?
- Beni aksine ikna etmeye çalışacaksınız diye umuyorum.

Sil şu dudaklarına yayılan gülümsemeyi, hemen sil. Karizma zaten kalmadı, bir de maymun olma. Sil şunu.

- Deniz! 5 yıl karşılaşma sonra git arka arkaya iki gün karşılaş. Ne şans! Ne yapıyorsun böyle tek başına dalıp gitmişsin uzaklara?
- Tek başıma mı?
- Görünmeyen bir arkadaşın yoksa...
- Nereye gitti?
- Kim?

Yine dalmışım, yine kurmuşum. Çayını simidini bitirmiş bile. Şu iş arkadaşı da yine bulmuş onu. Ne zaman kurmaktan vazgeçip de tanışacağım ya of? Ya kurduğum gibi gitmezse, ya elime yüzüme bulaştırırsam? Yok artık! O ne ya?! Elele tutuşmuyorlar heralde! Yok, olamaz ya... Salağım ben ya, aptalım. Elele tutuşuyorlar. İnanmıyorum ya.

- Deniz iyi misin sen Allah aşkına? Korkutma beni.
- Efendim? Ne? Ha, iyiyim tabii, iyiyim. Şahaneyim. Biraz ucundan salağım o kadar. Çay ister misin? Kendime alacağım ben.
- İsterim lütfen. Simit de almıştım, paylaşırız. Güzel gider çayla.
- Yok ben yemem çayla bir şey. Teşekkürler.

Bu hikaye Öykü Atölyesi'nin belirlediği ve hikayenin tepesinde gördüğünüz fotoğrafın beynimden kovaladıklarıyla yazılmıştır.

21 Mart 2010

Çiçek Açtırmadan Meyve Verdiren Çabuk Çürütür

- Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber...yok tellal değildi o sanırım. Neydi yahu? Amaaaaan be! Bir masal anlatmayı bile beceremiyorum. Hatta masala giriş yapamıyorum. Hadi abla’cım uyu sen ha, ben masal falan anlatamam sana şimdi. N’olur uyu hadi.

- Ama uyuyamam ki ben öyle Mine Abla.

- Bak ama annenler 10’dan önce uyusun dedi. Hadi beni utandırma. Kırk yılda bir çocuk emanet ettiler. Onu bile yapamıyor olurum.

- Ama babam bana her gece...

- Nasıl yani her gece masalla mı uyuyorsun.

Küçük kız evet dercesine başını salladı. Yüzündeki ifadeyse neredeyse üzgünüm der gibiydi. Üzgünüm ama öyle. Üzgünüm ama sen beceriksiz bir ablasın. Masal bile anlatmayı beceremeyen beceriksiz bir abla. Üzgünüm ama işten atılacak kadar da şamar oğlanısın. Üzgünüm ama doğru dürüst bir adam bulamayacak kadar da korkaksın. Üzgünüm ama doğru arkadaşlar seçemeyip sırtından vurulacak kadar da aptalsın. Üzgünüm ama...

- Mine Ablaaa, Mine Ab-la! Mine Ablaaaa. Heeey!! Hu huuu. Kimse yok mu?

- Ha? Efendim? Ne dedin?

- Mine Abla, daldın da.

- Ebru’cum sen koca kız oldun artık, masallarla uyumayacak kadar büyüdün, tam 5 yaşındasın, genç kız oldun neredeyse. Boşver masalı falan.

Küçük kızın kaşları yukarıda, gözleri kocaman açılmış onu dinleyen ifadesini görmezden gelerek:

- Hadi gel. Madem masalsız uyuyamıyorsun, benimle televizyon seyret o halde.

- Ama annemler ne der? Duyarlarsa çok kızarlar. Hem de ikimize de.

- O zaman bu bizim minik sırrımız olsun ha?

Küçük kız aynı surat ifadesiyle ‘ne bileyim’ dercesine omuzlarını kaldırıp indirdi.

- Hadi, hadi bakma ama suratıma öyle. Ben içeri gidiyorum. Geliyor musun, gelmiyor musun?

Kız doğrulduğunda ayakları yere ulaşmayan yataktan kendini ileri itip hoplayarak aşağı indi. Bir elinde yumuşak bir oyuncak, diğerinde battaniyesi, ardından sürükleyerek salona geldi.

Mine kendine sütlü bir Nescafé hazırlamıştı. İçeride geçen zamanda soğuduğu için mutfağa gidip bardağı mikrodalgaya koydu, makineyi 2 dakikaya ayarladı. Mikrodalganın tepsisi etrafında dönerken gözü camdan dışarı kaydı. Karşıdaki apartmanın tam hizalarındaki katında bir adam, bir kadını öpüyordu. Sadece öpmekle kalsa iyi diye düşündü. Tam olarak ne yaptıklarını anlayabilmek için başını biraz sağa eğdi. O da işe yaramadı. Biraz daha, belini bükerek sağa doğru iyice eğildi. Adam o sırada kadını cama dayadı ve boynunu öpmeye başladı. Mine gördüklerine öylesine dalmıştı ki, kadının cama dayanmasıyla anlamsız bir şekilde kendisi de geriye doğru attı kendini. Belki telepati, belki gecenin o karanlığında aydınlık bir mutfak ışığının altında ani bir hareket yaptığı için adamın dikkatini çekti. Yüzü cama dönük olan adam bir anda kafasını kaldırıp Mine’ye baktı...

DİNG!

Mine’nin faltaşı gibi açılan gözleri, mikrodalganın sesiyle aniden kırpıştı ve kendine geldi. Hemen camın perdesini indirdi. Aklından bin tane senaryo geçiyordu. “Gördü, yok görmedi. Görse ne olur ki? Görmedi zaten. Yani... Göremez. Acaba Murat’la Sena’yı tanıyor mudur? Yarın gelip soracak kesin! Ya beni Sena sandıysa! Aman Allah’ım Murat’la Sena’nın arasını açacak bir şey yaptım ben. N’apacağım şimdi? Hemen gidip konuşsam mı? Sena olmadığımı anlasın. Ayyyy, Allah korusun, ya beni Sena sandıysa! Gideyim tabii, hemen gidip hem özür dileyeyim, hem Sena değilim diyeyim. Ya, saçmalama Mine, küçücük kızı yalnız mı bırakıp gideceksin? Onu da götür. Yok artık! Çüş! Off, zaten nereye kızım ya, adam sevişiyor, kapıya mı bakacak? Baksa ne halde olacak? Beline havlu mu...”

- Mine Abla nerde kaldın?

- Ayyy! Aman be Ebru’cum korkuttun beni. Böyle arkamdan...yani

- Mine Abla, benim çok uykum geldi. Bana masal anlatır mısın?

- Aaa, Ebru’cum ne demiştik ama? Gel ben sana güzel bir şeyler açayım, onu seyrederken uyursun zaten.

Bunları söylerken mikrodalgayı açıp bardağı almış, salonun yolunu tutmuştu bile ve çoktan adamı unutmuştu.

***

- Kızım kalk. Mine! Şşşt!

- Hııı, ne var? Hııı...

- Kızım kalk, geldik biz.

- Ha, hı? Geldiniz mi? Ha, tamam. Kalktım.

- Kızım Ebru’nun hali ne? Koltukta uyuyakalmış çocuk?

- Ya, abla ya uyumadı, masal diye tutturdu. Ben masal mı biliyorum ya? Deve tellal mıydı, tellak mıydı, neydi onu bile hatırlamıyorum.

- Alemsin ha. Tamam tamam. Hadi kalk da içerde uyu. Ekstra pijaman komodinde, diş fırçan da banyoda.

***

- Mine! Mine diyorum! Kalk hemen!

- Ne var yaa. Bırak uyuyacağım. Bırak yaaaa.

- Mine diyorum, kalk! Kalk, rezil ettin beni elaleme! Hala açmıyor gözünü ya, delireceğim! Kızım sabah bakkala gittim ekmek almaya, adamın teki göz kırptı, yanıma gelip “yanlışlıkla” dokunmalar falan.

Mine, ablasının dediklerini duyar duymaz çakı gibi aniden doğruldu.

- Açıklayabilirim.

- Neyi açıklayacaksın? Git adama açıkla ve ne halt yediysen onun ben olmadığımı söyle! Gelmiş bana röntgencilik keyiflidir ama bir gün sen de tadına bak falan gibi saçma sapan şeyler söyledi. Kızım bu adam çok çapkındır bak. Her gün başka kadınla geliyor zaten. Zamparanın teki. Yuvamı mı yıkacaksın sen ya?

- Ya abla dur bir açıklay...

- Ya ne anlatacaksın ya? Gidiyorsun, hemen şimdi, anlat...

- Ama...

- Aması maması yok valla köpeklere mama yaparım seni! Açıklaması neyse artık ona anlatacaksın, çözeceksin bu işi. Ay bir röntgenci olmadığım kalmıştı zaten! Git hemen. Halletmeden de kahvaltıya gelme. Murat da kesinlikle duymasın bunu, taşınır adam valla buradan.

- İyi be, gidiyorum tamam. Off.

***

“Şu halime bak” diye düşündü. Altımda eşofmandan bozma pijama, üstümde kaban, altımda pofidik terlikler...ya inanamıyorum. Giyinmeme bile zaman tanımadı. Bu adam tam olarak kaçıncı katta oturuyor acaba? Bizimkiler sekizse, o da 7-8 falan. İnşallah zilde isim yazıyordur. Oh, yazıyor. Yok yedinci kat değil belli, hem Zehra-Mahmut Kuleli yazıp hem zampara birinin evi olamaz herhalde. Bu üstündeki Metin heralde.”

Zile basması gerekmediği için sevinerek açık apartman kapısından içeri girdi. Asansörü beklerken tuvaletini de yapmadan evden çıktığını farketti. Sabah tuvaletini yapmamıştı. Şu işi altıma yapmadan bitirirsem şanslıyım diye düşündü. Asansör durdu. Üstünde 24 yazan zile bastı. Artık üstünde dün geceki panik yoktu. Öncelikle dert etmesi gereken bir pijaması ve terlikleri vardı. Saçı başı dağınıktı. Neyse ki çapaklarını asansör aynasında farkedip silmişti. Yüzünden uyku akıyordu ve neredeyse başka yerinden de başka bir likit akmak üzereydi. Dün akşamki halinden çok daha fazla takacak şey vardı aklında.

“Bitse de gitsem, çişimi yapsam” diye düşünürken kapı açıldı. Karşısında tombul bir amca, yanında o minik uyuz köpeklerden...

- Buyur kızım.

- Eeee amcacım ben yanlış zil çaldım galiba. Başka birini arıyorum. Burada yalnız yaşayan...

- Kızım utanmana gerek yok. Bu adam hep aynı şeyi yapıyor. Seni de mi işi bitince kapı dışarı attı? Gel, gel, bir yüzünü yıka, çay iç, sakinleş. Birazdan birlikte gideriz, bana mutlaka açar kapıyı. Sen de eşyalarını alır çıkarsın. Ama bir dahaki sefere de daha akıllı davran e mi?

- Yok, ne, anlamadım? Ne diyorsun amcacım? Haaaa. Yok yok yok. Ben, yani öyle değil. Başka bir şey için...

- Tamam evladım anlıyorum.

- Yok amca...

- Utanma.

Bundan kurtuluş yoktu. O halde...

- Evet amcacım. Haklısın. Saklayamayacağım. O alt kattaki peze...

- Ne alt katı kızım? Girdiğin katı da hatırlamıyorsun. Mert bir üst katta oturuyor.

- Dokuz tabii. Niye 7 ve 8’e şartlanmışım ki ben? Sabah salaklığı tabii.

- Efendim kızım?

- Yok bir şey amca. Sana hayırlı günler. Teşekkür ederim.

“Bu adam daha kılını kıpırdatmadan 2 kez rezil etti ya beni, helal olsun. Ama yok sen istedin kızım Mine. Kendi salaklığın.”

Tek kat için asansöre binmedi, merdivenleri çıktı. Zaten asansör aşağıdan çağrılmış, gitmişti bile. Kapının önüne geldiğinde zile basmadan önce “ben ne yapıyorum?” ifadesiyle başını salladı, üstüne başına, pofidik terliklerine tekrar baktı. En azından dün geceki kadının gitmiş olmasını diledi. Asansörün tekrar yukarı katlara geliş sesini duyunca dokuzuncu katta durabileceği endişesine kapıldı. Asansörün hangi katta duracağını beklemeye karar vererek kapıyı çalmadı. Neyse ki asansör çok daha alt katlarda bir yerde durdu. Artık kapıyı çalabilirim diye düşünürken...

...kapı açıldı.

- Daha ne kadar orada durmayı planlıyorsun?

Şaşkınlıktan gözleri açıldı, tek kaşı yukarı kalktı ve ağzı açık kaldı. Kapıyı çalmak üzere olan eli de hala havadaydı.

Kapıyı açan adam kapıyı açık bırakıp içeri yönelmişti bile.

- Daha ne kadar orada duracaksın dedim. Ev soğuyor. Hadi gir. Çay mı kahve mi?

Mert üstünde sadece bir şort, muazzam sırtı ve bacaklarıyla mutfağa doğru yürüyordu. O an Mine’nin aklından geçen düşüncelere yetişmeye imkan yoktu. Tanımadığı bu adamın evine girmeli miydi? Biriyle sevişmeyeli ne çok olmuştu. Acaba kadın hala burada mıydı? En son ne zaman bu kadar yakışıklı bir adam görmüştü? En son ne zaman ya da hiç bu kadar yakışıklı bir sırtla sevişmiş miydi? Eve girmeli miydi? Tekrar harekete geçen asansör bu kata mı geliyordu? Eve girerse kahvaltıyla kalacak mıydı?

Üstünde bir sabahlık ve pofidik terlikler olduğunu hatırladı, eve girerse kahvaltıyla sınırlı kalacaklarının garanti olduğunu anladı ve içeri doğru adımını attı. Asansör dokuzuncu katta durdu. Mine eve dalıp arkasından kapıyı hızla kapattı.

***

Camın tam önünde duran bir mutfak masasında 2 tabak, 2 çatal bıçak takımı, 2 çay bardağı duruyordu. Birinin daha geleceğini bilir gibi. Kapıdan mutfağa gelene kadar eklemiş olamazdı bu kadar şeyi. Kesin önceden kurulmuştu bu sofra.

- O kadar şaşıracak ne var? Ablanın bakkaldaki konuşmadan sonra seni zaman kaybetmeden buraya yollayacağını adım gibi biliyordum. Hali gerçekten komikti. Numaramı yutacağından emin değildim ama yuttu.

- Ne demek bu şimdi? Camdakinin ablam olmadığını biliyor muydun yani?

- Elbette biliyordum. Bu kadar zaman kadın bir kez dönüp bakmamış, şöyle yan gözle bir şeyler görse çocuğu da görür falan diye hemen perdeleri örten bir tip. Başkası olduğunu hemen anladım ama kim olduğunu değil.

- ...

- Bu konu yetmedi mi? Biraz daha gerekli şeylerden bahsetsek. Mesela birbirimizi tanısak. Neden beni seyrettiğinle başlayabiliriz mesela.

***

Onu neden seyrettiğine dair utanarak cevap vermeye çalıştığı andan sonra saatler geçmişti. Zamanın ne kadar hızlı aktığını anlamamıştı bile. Önyargılarıyla girdiği bu kapıdan bir adam kazanarak çıkacağını hissediyordu. Birbirlerini yıllardır tanırcasına sohbete dalmışlardı ve bitmek bilmiyordu.

Düşünceler kafasından hızla akarken belki de hiç söylemeyeceği bir şey kaçırdı ağzından:

- Daha ne kadar konuşacağız?

- Bu ne demek şimdi?

- Ben artık konuşmak istemiyorum.

- Gidecek misin yani?

- Hayır. Onu demedim.

- Ne demek istedin?

- Konuşmak istemediğimi söyledim.

- Ne istiyorsun?

- ...

***

Sonraki 2 saat de koyu sohbetleri kadar koyu geçmişti. Sanki bu bedeni de yıllardır tanıyordu ama nefesi yeniydi. Doğru yerlere dokunuyordu ama teni yeniydi. Fısıldadıkları tanıdıktı ama sesi yeniydi.

- Artık gitmeliyim.

- Ablanın bu saate kadar aramamış olması mucizedir herhalde.

- Aradı. Sessize almıştım.

- İyi düşünmüşsün.

- Esas buraya gelmemiş olması mucize. Gidince alır ifademi.

- Bir daha ne zaman görürüm seni?

- İstediğin zaman.

- Şimdi.

- İşte bu güzeldi. Şimdi gerçekten gitmeliyim.

Kapıda birbirlerinden kopamamışlardı. Öpüşmeleri asansörün sesiyle kesildi. Asansör katları inerken “dur”a basıp yukarı çıkmamak için kendini zor tutuyordu. Apartmandan dışarı adım attığında havanın karardığını farketti. Koşar adım eve çıktı. Kata vardığında ablasının hüzünle karışık öfkeli yüzü onu kapıda hazır bekliyordu.

- Ne oldu? Kızıp kızmamaya mı karar veremedin?

Ablasından ses çıkmadı. Sadece başıyla “beni takip et” gibilerinden bir işaret verdi ve arkasını döndü. Mine onu mutfağa takip etti.

- Ne o, kahve eşliğinde geleneksel vaazlarından birini mi yapacağız?

Ablası cama yürüdü, mutfak kapısında kimse olup olmadığını kontrol ettikten sonra Mine eve dönmeden önce indirdiği jaluziyi hızla yukarı çekti.

- Doğru ya, bu defa da bizi görmemek için indirmek zorunda kaldın. Abla şu anda hangi adamla yuvarlanıp yuvarlanamayacağıma dair senden nasihat dinleyemeyeceğim. Hem bildiğin gibi değil. Hem de hiç değil. Saatlerce konuştuk, onu yıllardır tanıyor gibiyim...buna bedeni dahil. Biliyorum bir önyargı var kafanda, benim de vardı ama bir tanısa.......n.

Gözlerine inanamıyordu. Ablasının kaldırdığı jaluzinin ardından görünen tam karşıdaki pencerede bir adam bir kadını cama dayamış boynunu öpüyordu. Cama yaklaştı. Neredeyse burnu değecek kadar yaklaştı. Sanki tam karşısındaymış gibi bağırarak camı yumrukluyordu...göğsünü yumruklarcasına.

- Nasıl olur? Biz kapıdayken asansör sesi duymuştum ama alt katta durdu... Aman Tanrım, ben bir aptalım.

Kadının cama sırtı dönük vücudunu öpen adam kafasını kaldırdı, gözgöze geldiler. Adam suratında yamuk bir gülümsemeyle camdaki jaluziyi indirdi.

Bu hikaye Öykü Atölyesi'nce belirlenen "Karşılıksız sevdalar erken gelen baharlar gibidir, çiçek açtırmadan meyve verdirir" kelimelerinin beynimden kovaladıklarıyla yazılmıştır.