04 Ocak 2010

Komodinde Paralar


Komodinin üstündeki para yığınına baktı. İlk defa kendisinden memnun olmayan bir ifadeyle yüzünü tavana çevirdi ve derin bir nefes verdi. Sonra bir kez daha derin bir nefes alıp verdi. Nefesi verirken neredeyse burnundan ofladı. Banyodan duşun sesi geliyordu. Bu odaya getirdiği ve o banyoda duş alan yüzlerce insanı düşündü. Onlar duş alırken üstünü temizlerdi, her zaman komidin çekmecesinde bulundurduğu havluyla terini siler, hemen giyinmeye başlardı. Ama bu defa yattığı yerde duruyordu. Duşta akan suyu dinliyordu. Ses arada sekteye uğruyordu, o zaman duşun altına girdiğini anlıyordu. O sırada su omuzlarına, saçlarına değiyor ve bu da yere düşen suyun miktarını azaltıyor olmalıydı.

Aslında o da sadece onlardan biriydi. Bunu kafasında defalarca tekrar edip inanmaya çalıştı. Hem bir hemcinsiyle ilk defa da buluşmamıştı. Defalarca bu tarz işler almıştı. Arayıp istedikleri tipi anlatırlardı, istedikleri günü, saati söylerlerdi ama yeri belirleyemezlerdi. O da eğer seçildiyse her zaman bu otel odasını kullanırdı. Yapılan icraata göre belirlerdi ücreti. Sabit bir ücreti yoktu. Şimdi komidinin üstünde, telefonun hemen önünde duran paralara bakıyordu. Yaşadıklarına kıyasla çok fazla istediğini hissetti. Yaptıklarını düşününce bu para destesi normaldi ama o tek kuruş bile almaması gerekiyor gibi hissediyordu.

Bunları düşünürken o da duştan çıkmıştı. Beline sardığı havlu düştü düşecek gibi duruyordu. Bu odaya ilk girdiklerinde hiç çekici gelmeyen bu insan sanki başka birine, dünyanın en çekici insanına dönüşmüştü. Şimdi hepsi baştan başlasın istiyordu. O zaman yapmak istemediklerini şimdi istiyordu ama artık bitmiş, gitmişti. Onlar bir çift değildi ki, tekrar istesin. Bu bir işti. İşini yapmış, parasını almıştı. Para almadan yapacağını söylese olur muydu?

- Tekrar yapalım.

Düşündüğünü farkında olmadan seslendirince odada zaman durdu sanki. O yatakta beline düşmüş yorganın altında yatarken, o da başını öne indirmiş saçlarını kuruluyordu. Başını arkaya atarak, havluyu yüzünden çekip ona baktı. Yüzünde değil ama gözlerinde alaycı bir ifade vardı.

- Bu sefer de ben ödeme isterim ama.

Ciddi mi diye bir süre gözlerine baktı. Sonra birbirlerine gülümsediler, gülümsemeler kahkahalara dönüştü. Sonra hemen yine sustular. Islak saçlarıyla ona bakarken ağzından dökülen kelimelerle soğuk bir duş aldı.

-İstemiyorum. Ne sandın? Böyle bir deneyimin ardından aşık olduğumuzu falan mı? Buraya nasıl ve neden geldiğimizi hatırlamıyor musun? Uzun boylu, sarışın ama koyu renkli gözleri olan, kültürlü ve eğitimli birinin bu akşam bana eşlik etmesini istedim o kadar. Sen çıktın ki buna müteşekkirim ama bunu hayatımın aşkını aradığım için yapmadım. Benim için hiç bir şey ifade etmiyor. Ama sen daha önce bir hemcinsinle bunu yapmadın herhalde. Bunu benden istediğin için seni kovdurabilirim bile.

Ne diyeceğini şaşırmıştı. Öyle bakakalmıştı. Komidinin üstündeki paralara tekrar baktı. Artık parayı alması gerektiğini düşünüyordu ama bu sefer de gururu müsade etmiyordu. Tam bir kısır döngü. Almamayı düşündüğü parayı şimdi hakettiğine inanıyordu ama eli gitmiyordu. Paraları olduğu gibi alıp ona fırlatmak istiyordu. Ama bu çok dramatik olurdu. Paraları alıp tavana fırlatsam, odaya saçsam diye düşündü. Yapamadı.

-Korkma seni şikayet etmeyeceğim. Ruh görmüşe döndün birden. Lafın gelişi söyledim onu. Yani ona uygun bir durum demek adına. Neyse ben giyinip çıkacağım. Sakın bunu takıntıya dönüştürüp de beni takip etmeye falan çalışma.

Ne demeye çalışıyor, kendini ne sanıyor, ne saçmalıyor diye düşündü. Ona bağırmak, avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Kovulmayı kulakları duymamıştı bile. Onun kendini beğenmişliği karşısında şok olmuş, tepkisiz kalmışken bunları duyduğuna inanamıyordu. Gerçekten kendini dünyanın merkezine koymuş bu insanın odadan bir an önce defolup gitmesini istiyordu.

Pahalı, parlak yün kumaştan takımını giyerken onu seyretti. Ayakkabıları da parlak İtalyan derisinden pahalı bir çiftti ve kesinlikle özel yapım olduğu belliydi. Kendi parfümünün yanında olmadığını söyleyip onunkini kullanmak istediğinde “sen de kalsın” demek istedi ama sonra o gidene kadar tek laf etmek istemediğini düşündü. Aynı cinsten olmanın avantajlarından biri olmalıydı aynı parfümü kullanabilmek. Aynı gardrop, aynı fırça, aynı çanta, aynı kemer, her şey her şey ortak olabilirdi. Onunla ortak eşyalar kullandığını düşünemiyordu. Az önce arzuladığı, az önce bedava arzuladığı insandan şu anda tiksiniyordu. Birini bedava arzulamak sık karşılaştığı bir his değildi ama tiksinmek her günün bir parçasıydı adeta.

Artık tamamen giyinmişti, kapının önünde saatini ve yüzüğünü takıyordu. Paravan bir evliliği olduğunu düşündüğü anda onu yine şaşırtmayı başardı.

-Yüzüğümü takarken nasıl baktığını gördüm. Nasıl oluyor da hemcinsini tercih eden bir insan karşı cinsle evli olabiliyor diye düşünüyorsun. Muhtemelen ne kadar aşağılık, iki yüzlü, riyakar ve rezil bir insanım değil mi? İtiraf et böyle düşünüyorsun. Şu haline bak. Önyargılı olabilecek bir durumun var mı senin? İnsanların en önyargıyla yaklaştıkları mesleği yapıyorsun ve bana önyargıyla yaklaşabiliyorsun. Böyle bir lüksün hatta hakkın varmış gibi!

Kaşlarını kaldırarak “Neden olmasın ki? Haklı değil miyim?” gibilerinden bir bakış attı. Hala bir şey söylememekte kararlıydı.

-Demek öyle. Bak canım, beni yargılayacaksan eşime otel köşelerinde saygısızlık yaptığım için yargıla ama asla iki yüzlü olduğum için değil. Sandığının aksine karşı cinsten biriyle evli değilim çünkü. Yurtdışında, bunun yasal olduğu bir ülkede evlendik biz. Yani evet bir alçaklık var ama senin küçük aklının hesaplayabildiği gibi değil.

Sessizlik.

Utanç.

-Ne oldu küçük dilini mi yuttun?

Sessizlik.

Utanç.

Kapı çarpmasının odanın dört duvarı arasında bir kaç kez çınlaması.

Sessizlik.

Öyle bir sessizlik ki havaya savrulan paraların yatağa, halıya, komidine, komidinin üstündeki telefona düşerken çıkardığı sesin bile duyulması.

Bu kısa hikaye Öykü Atölyesi tarafından belirlenen fotoğrafın beynimden kovaladıklarıyla yazılmıştır.

08 Kasım 2009

Sadakat

“Gözüm görmesin seni, konuşacak bir şeyimiz kalmadı” dedi.

Yaptığından pişmanlık duymayan bir ifadeyle bakan yüzünü görmek istemiyordu. İçinde en ufak bir pişmanlık, üzüntü yok muydu? Demek ki artık onu sevmiyordu diye düşüneceği zaman da gelecekti ama şimdi bunu düşünecek kadar zavallı hissetmiyordu.

Aldatıldığını öğrendiğinde ilk hissetmesi gereken duygunun öfke olduğunu biliyordu. Şimdilik bu öfkeyle dolması yeterliydi. Kendisine hiç bir yararı olmadığı gibi, zararı olduğunu içten içe bilse de ona öğretilen ilk tepki öfkeydi. Bilmediği, bu süreç boyunca yaşayacağı duygu evreleriydi. Öfkesi dindikten sonra ilk gireceği evre sevilmeyen bir zavallı olduğu hissiydi. Onu, kendini koruma ihtiyacı takip edecek ve her şey için onu suçlayacaktı. Sonraki evre elinden gelen her şeyi yaptığını ve bunları haketmediğini kendine ve başkalarına onaylatmak isteyeceği savunma evresi olacaktı. En son, zaten kendisini haketmeyen bir ahmak olduğu kararına varacağı vurdumduymazlık evresini geçirecekti. Bunu da onu unutup iyileşebilmesinin bir parçası olarak görecekti.

Her şey yatıştığında ve hissedecek bir duygu kalmadığında ise sorgulama süreci başlayacaktı. Nedenler, nasıllar, başkaları da olmuş muydular, ne zamanlar... Hep ilişkiyi, kendini ve onu sorgulayan sorular gelecekti aklına.

Doğru sorular aklına hiç gelmeyecekti. Örneğin kendi sadakati sorgulandığı zaman onu aldatmamayı seçmesinin nedeni kendisi miydi? Sebep kendi prensipleri, kendi sadakati, kendi ahlakı mı olmuştu? Yoksa karşısındaki kabul etmiş olsaydı, bu ilişkinin ilk aldatanı kendi olmuş olmayacak mıydı? İlişkisine kendisi değil bir yabancı sadık kalmıştı. Kendisi değil, bir yabancı ilişkisini engel olarak kabul etmiş, bu ilişkiye girmemiş ve onu aldatmasına engel olmuştu. Zaten bu sadakati unutamadığı için yıllardır onu aklından çıkaramamıştı. Bu bile kendi içinde sadakatini sorgulamaya yetecek bir durumken, sorgulamak aklına hiç gelmeyecekti. Kendisine kalmış olsaydı, ilk aldatan o olmayacak mıydı? Bu soru da aklına hiç gelmeyecekti.

Ama tüm o zamanlar aklına gelecekti... Başka birine duyduğu ilgiyi bir adım öteye taşımaya izin vermediği zaman, geçmişten gelen bir fırsat karşısına çıktığında redettiği zaman, hayatının aşkını bulduğuna inandığı ama takip edecek cesareti olmadığı zaman... Tüm bu zamanlarda bile ona sadık kalmış, onu aldatmamıştı. Ne erdemliydi. İşte bunu düşünecekti.

Onu aldatmadığını düşünecekti. İlkinde yalnız kalma ihtimalini göze alamadığı için, bir başka sefer cesaret edemediği için, bir diğerinde karşılık göremediği için, sonunda da hayatının aşkı kabullenemediği için onu aldatmamıştı. Onun lugatında buna aldatmamak deniyordu, aldatamamak değil.

Tek düşünebileceği onun aldatmış olduğu ve bu yüzden hiç erdemli olmamasıydı. Hiç aklına gelmeyecek olan sorularsa... Acaba onunki nasıl olmuştu? O nasıl aldatabilmişti? Cesaret edebildiği için mi, sonunda yalnız kalabilme riskini göze aldığı için mi yoksa aşık olduğu için mi?

Evet, aldatılmanın tüm evrelerinden geçecekti. Öfke, zavallılık, suçlama, savunma, vurdumduymazlık, çözümleme... Ve hepsi ilişki, o ve kendiyle ilgili soruları ve düşünceleri kapsayacaktı. Hiç bir zaman her şeyin dışına çıkıp bakamayacaktı. Ve göremeyecekti... Sırf kendi yapamadığı bir şeyi o yapabildiği için, kendi sırasını savdığı, o ise sırasını değerlendirebildiği için, daha mutlu olma fırsatını kaçırdığı, o ise yakalayıp bırakmadığı için ona değil kendine kızdığını göremeyecekti. Kendi kendini hayal kırıklığına uğrattığını göremeyecekti. Bunu kabullenip kendiyle barışamayacaktı. Bu çok zordu; kendiyle barışmaktan daha zor. Çünkü konu kendi yaşadıkları olunca hiç birinin erdemle ilgili olmadığını göremeyecek ve kabullenemeyecek kadar riyakardı...hepimiz kadar.


Bu kısa hikaye Öykü Atölyesi tarafından belirlenen SADAKAT kelimesinin beynimden kovaladıklarıyla yazılmıştır.